Son yıllarda gündemde olmasa da pandemi döneminde yüzlerce sağlık emekçisinin hayatını kaybetmesi ile uzun bir süre gündemde kalmış, kamuoyundan da oldukça destek toplamış olan meslek hastalığı; sonrasında gündemden düşmüş ve bir daha neredeyse hiç konuşulmamaya başlanmıştı.
DSÖ’nün meslek hastalığı tanımlamasına bakıldığında “Çalışanın iş yerinde bulunduğu süreçte, işe bağlı tekrarlanan sebeplerden meydana gelen geçici veya sürekli hastalık, bedensel veya ruhsal engellilik halleri.” der. Buna rağmen pandemi sürecinde sağlık emekçileri iş yerlerinde ve yaptıkları işten dolayı yakalandıkları hastalıklardan canından olurken göklere çıkarılmaya çalışılan ve ülkede binlerce insanın hayatını kaybetmesini sadece bir sayısal veri olarak tanımlayan Sağlık bakanı Fahrettin Koca ve içi boşaltılmış SGK ise DSÖ’yü ve 5510 sayılı yasayı göz ardı edip meslek hastalığı olarak kayda geçilmesine izin vermedi. Ardından TTB Merkez Konseyi, sağlık çalışanı olan ya da sağlık hizmetlerinde çalışanların COVID-19 tanısı almaları durumunda, hastalığın yapılan işle yakın bağı gözetilerek meslek hastalığı olarak tanımlamasının gerektiği üzerinde uzun süre çalışma yapmıştı. Diğer taraftan Agricola’nın (1494-1555) madenciler ve onların hastalıkları ile ilgili yaptığı çalışmalarla başlayan meslek hastalıkları araştırmalarına Dr. Bernardino Ramazzini (1633-1714) 1713 yılında yayınladığı meslek hastalıkları “De Morbis Artificum Diatriba” ile devam etti. Ramazzini meslek hastalıklarının tanısı konulması için öncelikle hastalığa yakalanan kişinin “NE İŞ YAPTIĞI” sorulmalı der. Yani hem DSÖ’ye hem T.C. yasasına göre hem de işin tarihine bakıldığında onlarca sağlık emekçisi, sadece allanıp pullanan sağlık sisteminin kâr hırsı ile çürümüşlüğünü gizlemek ve sağlık sektöründeki para babalarının çıkarı için kayıt altına alınmamıştı.
Her yıl binden fazla emekçiye yaptığı işten dolayı meslek hastalığı tanısı konulmuş olsa da bununla ilgili hâlâ aktif bir çalışma yok ve bu alanda hizmet verecek kurumlar neredeyse yok denecek kadar az durumda. İş yeri hekimlerinin çalışmaları ise patronların izin verdiği sınırlar içerisinde ancak mümkün oluyor. Mesela bir çalışana meslek hastalığı tanısı konulması için işyeri hekiminin hiçbir şekilde sağlanmayan imkanlar ile tanıyı fark etmesi, hastaneye yönlendirmesi -ki genelde mümkün olmuyor- meslek hastalıkları hastanesinin tanıyı netleştirmesi gereklidir. Türkiye’de meslek hastalıkları hastanelerinin sadece Zonguldak, Ankara ve İstanbul’da olması bu iller dışında meslek hastalığına yakalanan emekçilerin hastalıklarının meslek hastalığı olarak tanımlanmasını imkansız kılıyor. Ancak hastanelerde meslek hastalığına yakalanan hastaların hikayesinin dinlenmesi, tetkiklerin yapılması gerekirken yine sağlık sistemindeki yetersizlik nedeni ile meslek hastalığına yakalanan birçok kişiye farklı tanılar konularak çalıştırılmaya geri gönderiliyor. Ya da ekonomik durumdan meslek hastalıkları hastanesine ulaşmaları pek mümkün olmadığı için çalışanlar, işyerine dönüp hastalığın ilerlemesi ile hayatını kaybediyor.
Meslek hastalıkları, bazı durumlarda yıllar sonra ortaya çıktığından yine pek çok emekçinin hayatına mâl olmaya devam ediyor. Örneğin, “asbest” gibi çok tehlikeli lifsi yapıların oluşturduğu meslek hastalıkların ilk belirtilerinin çıkışının 40 yıla kadar uzaması söz konusu. Asbest maruziyeti sonucu oluşan önemli sorunlar, akciğer kanseri ve mezotelyoma olgularıdır. Asbestin kullanıldığı işlerde (Eski yapıların tamamının tesisatları, ağır sanayi ve gemi yapımında bolca kullanılmaktaydı), çalışanlarda akciğer kanseri toplum genelinden 10-15 kat fazla sıklıkta görülmektedir. Oysa çalışanlar iş yerinden ayrıldıktan sonra konulan tanılar genelde akciğer kanseri diye kayıtlara geçiyor ve meslek hastalığı olarak tanımlanmıyor. Haliyle patron sınıfı büyük bir yükten ve sorumluluktan kurtulmuş oluyor.
2019 yılında 4a sigorta kolunda 1.088, 4b sigorta kolunda 3 kişiye meslek hastalığı tanısı konulmuş olsa da her yıl binlerce emekçinin meslek hastalıkları hastanesine ulaşamadığı için iş yerinde hayatını kaybettiği gerçeği ise mesleğin içinde olan bizlerin gözü önünde duruyor. Diğer taraftan iş cinayetleri de buna eklendiğinde bu rakamlar 4’e katlanıyor. Ve bütün bu iş cinayetlerine karşı herhangi bir sağlık önlemi alınmadığı İSİG Meclisinin kaza istatistiklerine bakıldığında her yıl artan iş cinayetlerinden çıkarılabiliyor. Sermayenin kâr hırsı yüzünden denetimsizliğin had safhada olduğu çalışma hayatında sağlık emekçilerinden tutun maden, inşaat sektöründe çalışan emekçilere mevcut düzen ölümden başka bir şey getirmiyor. AKP’nin sağlık sektörünün neredeyse tamamını para babalarına peşkeş çekmesi de iş yerlerinde yaşanan hastalık ve kazaların kayıt dışı kalmasına ve emekçilerin iş kazaları sonucu ya da meslek hastalıklarından iş gücü kaybına uğraması durumunda doğacak haklardan mahrum kalmalarına yol açıyor.
Elbette konuyu daha geniş bir perspektifle ele aldığımız zaman işçi sınıfının örgütsüz olması, kamuda çalışan emekçilerin işsizlik ile tehdit edilip sarı sendikalara ve STK’lere zorla üye yapılması ile de toplumsal muhalefetin de oldukça zayıflatılmış olması sermaye sınıfının iştahını kabartıyor. Kapitalist kriz sistemi her geçen gün yeni krizlerle ve salgın hastalıklarla sağlık emekçilerinin ve yoksul emekçilerin üzerinden bir silindir gibi geçmeye ve sermaye sınıfının kârına kâr katmaya devam ediyor. Son haftalarda maymun çiçeğinin son hız yayılmaya başlamasıyla yeni bir pandemi süreci yaşanır mı beraber göreceğiz ama bütün bu krizler silsilesinden en fazla etkilenen sağlık emekçilerinin kendi göbek bağını kendisinin kesmesi gerekmektedir. Yeni bir salgın hastalık yine binlerce sağlık emekçisinin canına mâl olacaktır. Bu nedenle sağlık emekçilerinden madencilere ve inşaat emekçilerine hayatın her alanını, yoksul emekçilerin yaşam haklarını savunmak için önümüzde duran en acil görev para babalarının kâr hırsına ve kapitalizmin krizine karşı örgütlü mücadeleyi yükseltmektir.








