Avrupa’da sanayileşmenin ardından feodal toplum düzeninin yıkılmasıyla ortaya çıkan kapitalist toplum düzeni, tıp örgütlenmesini de değiştirdi. Sanayileşmeden önce saray egemenleri üzerine örgütlenmiş olan tıp düzeninin yerini esnaf hekimler aldı. Tabii hekimler buna uzun bir süre direndiler çünkü saraylardaki yerlerini korumak istediler. Böylece, saray egemenleri üzerine örgütlenmiş feodal tıbbın yerini sermayenin gereksinimleri doğrultusunda örgütlenen kapitalist tıp aldı.

Toplumcu tıp ise kapitalist tıbbın örgütlenmesine karşı olarak sermayenin tıbbına karşı emeğin tıbbının gerekliliğiyle ortaya çıktı. 19. yüzyıl Avrupasında temelleri F. Engels tarafından atıldı. Engels, kapitalist tıbbın toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan emekçi kesimin ihtiyaçları doğrultusunda örgütlenmemesi sebebiyle emekçi kesimin ihtiyaçlarını karşılamadığını söyledi. Bu sebeple de emekçilerin tıbbı kendi ihtiyaçları doğrultusunda örgütlemesi gerektiğini söyledi.

Doğal olarak, kapitalist sağlık hizmetleri sermayenin gereksinimleri doğrultusunda ödeme gücüne göre hizmet alabildiğiniz bir sağlık hizmeti halinde işler. Fakat hal böyle olduğunda emekçiler sağlığa erişemez konumda olurlar. Sermayenin sürdürülebilirliği için ise emekçilere ihtiyaç olduğundan kapitalist tıp emekçilerin işe gidip gelebileceği asgari boyutta sağlık hizmeti sunar. Sağlık hizmetine ihtiyaç duyan emekçilerin örgütlülük düzeyi asgari boyuttaki sağlık hizmetini değiştirebilecek yegâne güçtür. Asgari sağlık hizmetinin miktarını belirleyen şey ise sermaye ve emeğin örgütlülük düzeyi arasındaki çatışmadır aslında.

Kapitalist Tıbbın Hastalıklara Yaklaşımı

Kapitalist tıp, hastalığın ortaya çıkmasının yalnızca mikroorganizmaya maruz kalma ile olacağını iddia eder. İnsan ve hastalık arasındaki ilişkiyi toplumsal koşulları göz ardı ederek değerlendirir ve sunulan tedaviyi de tamamen bireysel tedavilere indirger. Oysa problemin kaynağı toplumsal iken bireyci yaklaşımda çözüm aramak sermayedarların gününü kurtarmaktan öteye geçemez. Örneğin bir salgında bireyler üzerinden hijyen önlemleri ile çözüm aramak sermayenin anlamsız kanat çırpınışlarından ibarettir. Toplumsal bir sorunu bireylerin maske, karantina vb. gibi önlemler almasında çözüm bulan yaklaşımın salgınların kökenini önemsemeyip toplum sağlığını güvende tutması mümkün değildir. Özetle, hastalıkları bireysel problemler olarak açıklayıp ardından devleti toplumsal sorumluluklardan kurtulmasını sağlayıp sağlıklı olma halini emekçilerin sırtına yükleme çabasını güden bir yaklaşımdır.

Toplumcu Tıbbın Hastalıklara Yaklaşımı

Toplumcu tıp anlayışı temel olarak hastalıkların kapitalist üretim ilişkilerinden açığa çıktığını ve sermaye egemenliğinin toplum sağlığı için bir tehdit yarattığını söyler. Kapitalist tıbbın aksine hastalıkların ortaya çıkmasının koşulu için mikroorganizmaların salt varlığına değil, mikroorganizmalar ile birlikte enfekte olma koşullarına da ihtiyaç olduğunu söyler. Kişinin yaşadığı ve çalıştığı koşulların da etkisini vurgular. Dolayısıyla görece iyi koşullarda yaşayan biri ile kötü koşullarda yaşayan biri aynı miktarda mikroorganizmaya maruz kaldığı durumda bile enfekte olma riskleri aynı değildir. Bu sebeple, bu durum sermayeci tıp anlayışının hastalıkların etiyolojisini açıklarken yalnızca mikroorganizmanın varlığına ve uygulanacak tedaviyi de yalnızca mikroorganizmayı yok etme üzerine kurulu tıp anlayışını çürütür. Burada kullanılan ‘’maruz kalma-enfekte olma-hastalanma’’ epidemiyolojik üçgeni aynı zamanda daha sonra bulaşıcı olmayan hastalıkları da açıklamak üzere kullanılmaya başlanır. Kapitalist tıpta hakim olan tek etmenli etyoloji (maruz kalma-hastalanma) bulaşıcı olmayan hastalıkları açıklama konusunda da eksik kalmıştır.

Tıp Eğitimi Neden Yetersiz Kalıyor?

Yukarıda bahsettiğimiz durumlar üzerinden tıp eğitimini incelersek eğer tıp eğitimi süreci hastalıkları yalnızca patojenler üzerinden değerlendiren ve hastalıkların tedavi süreçlerini hastalıklara yol açan patojenleri elimine etme üzerinden ilerleyen bir eğitim sürecini içeriyor. Bir hekimin toplumun sağlığını esas alması gerekirken sermayeci tıp eğitimi koruyucu ve önleyici uygulamalar üzerinden hiç bahsetmemekte yalnızca tedavi edici yolda ilerlemektedir. Toplumcu tıp anlayışına dair herhangi bir içerik bile bulunmuyor. Tedavi seçenekleri üzerinden tartışma yürütüldüğünde hangi tedavinin daha ucuz daha pahalı olduğu daha eğitim alınan süreçlerde anlatılmaya başlanan bir eğitim sisteminden bahsediyoruz. Tıp eğitimini yalnızca hastane, klinik, tedavi ve bireysel tıbba indirgerken sadece sağlık hizmeti değil sağlık eğitimi de yetersiz kalıyor. Esasında sermaye egemenliğinde işleyen sağlık sisteminin doğalında kendi çıkarlarına uygun hekimler yetiştirmek için tasarladığı bir eğitim sistemi bu. Bu sermaye egemenliği yalnızca tıbbın uygulama alanlarına değil, tıbbi bilgiye ve tıbbi bilginin üretimine de işlemiş haldedir. Toplumcu hekimler ise tıbbın önceliğini önleyici ve toplumsal müdahalelere değiştirmelidir, hastalık üreten koşullara karşı mücadele etmelidir.