Türkiye televizyonları, -özellikle son yıllarda- en az bir “doktor dizisi” üretiyor. Bu diziler genelde oldukça fazla ilgi gören, reytingleri yüksek de diziler oluyor. Esasında bu durum yeni değil, yakın geçmişte de sıkça popüler “doktor dizisi” olmuş. Yine de bir rağbet artışı var; yakın zamanda yaşanan pandemi ve sağlık hizmeti almanın giderek zorlaşması ile sağlığın halkın gündeminde daha fazla yer eden bir konu olması, popülist söylem ve siyasetin bazen marjinalize ederek bazen de yücelterek sistemin yükünü sağlık çalışanlarına yıkması gibi buna birçok neden sayılabilir. Kanaatimce zaten sağlığın herkesi ilgilendirmesi, yıllar yılı (mesela eskiden öğretmenliğe yapıldığı gibi) hekimliğin toplumca yüceltilen ve sınıf atlamanın ve prestijin temiz bir yolu olarak görülen bir meslek olması, hastanenin kolaylıkla genel izleyici kitlesinin dikkatini çekecek aksiyon ve melodramlar yaratabilmesi de bu ilginin nedenlerinden.

Peki ama doktor dizileri gerçekten ne anlatıyor? Hekimlerin bireysel hayatlarına eklenen aşk beşgenleri ve entrika dolu enteresan öyküler dışında gerçekten hekimliğe dair neler var? Çalışma koşulları, yaşam tarzları hangi şekillerde gösteriliyor? Halkın hekim olmak ve hekimlerin yaşam tarzları, yoksulluk hâlleri ve psikolojik pozisyonları ile ilgili tahayyüllerine yerleşen şeyler ne denli gerçeği yansıtıyor? Sağlık sistemi ve hastaneler ne şekilde sunuluyor? Genel anlamda bu çerçeve ile güncel ve geçmişte yayınlanmış dizilerin tahlilini yapacak olan bu yazı dizisinin ilk konusu “Bahar” olacak.

Şu son yıllarda televizyon, reyting için sosyal medyadan oldukça fazla besleniyor. Yani sosyal medyada ana akım konuların popüler ve politik doğrucu hâlini, izlenirlik açısından “farkındalık yaratmak” adı altında bizlere sunuyor. Var olan ayrımcı ve popülist dili yeniden üretirken, sosyal medyanın “diğer görüşlere” yaptığı sessizleştirici eylemi de güncellemiş oluyor.

Bahar da bu açıdan “kadın sorunu”nu seçmiş görünüyor. Dizi, ev içi emeğinin hor görüldüğü, görmezden gelindiği ve kocası ile kayınvalidesi (Hatta en başlarda buna çocukları da ekleniyordu fakat karakter algısının pozitifleşmesi açısından evlatlar sonradan bu eylemden men edilmiş.) tarafından psikolojik şiddete maruz kalan “kariyersiz” baş kadın karakterimiz ile başlıyor. Hamile kaldığı ve doğan çocuk dahil evdeki herkesin bakımı ona ait olmak zorunda olduğu için, elinden mesleğini yapma şansı ve bireysel yaşam alanı alınmış bu kadınla empati noktamız elbette bu değil. Bu kadına şefkat duymamızın sebebi aşağılanmaya boyun eğen, yeri geldi mi cefakâr, vefakâr, özverili bir anne olması. Sonrasında da organ nakil hastası olması dolayısıyla hikâye bir düğüm noktasına geliyor, ona donör olmayı kabul etmediği için neredeyse onu ölüme mahkûm eden kocasına dair yaşadığı bakış açısı değişimi tüm hayatını değiştiriyor. Ev hayatında tüm ailesi tarafından yaşadığı değersizleştirmeyi fark ediyor. Ve Bahar, bir bireyselleşme ve değer kazanma, belki de feminist farkındalık yaşadığı bir sürece giriyor. Hayatın; kendini feda ederek, her şeyden vazgeçerek ve tüm emeğini bir eşin ve ailenin ihtiyaçlarına verip sömürülerek geçtiğinde ona öğretilen toplumsal öğretideki gibi tebrik ve tatmin getirmediğini ve hatta aşağıladığını anlıyor.

Bu noktada mesleğine dönmeye karar veriyor. Çalışmanın yıllarca bile sürebildiği -hekimlik zanaatina en ufak katkı sunmayan teste dayalı bir sınav olan- TUS sınavına 2 hafta hazırlanıp (25 yıldır tıptan uzak olduğunu unutmayalım) 79 puan alıyor, ülkemizde bu puanla kadın doğum tercihi yapılması artık pek olası değil çünkü herkes şiddet görmeyeceği, malpraktis sorunu yaşamayacağı ve helak olmayacağı hastane koşulları olan risksiz bir çalışma hayatına odaklanıyor. Ancak Bahar bir istisna, bir özel üniversitede kadın doğum asistanı oluyor. Tıpkı TUS sonucu gibi olağanüstü şeyler yapıyor: Yeni başlamasına rağmen yıllar yılı profesör insanlardan daha iyi hasta iletişimi kuruyor, varlığı ile insanları hastaneye milyonluk bağış yapmaya ikna ediyor, hastalara karşı inanılmaz bir ilgiyle etik sınırların hepsini aşıyor.

Bahar dizisinin hastane anlatısındaki asıl sorun; her yerin güllük gülistanlık olması, dolup taşan yatakların yetersiz olduğu bir servis anlatısı yok, gelen her hasta yatıyor, doktorlar günde iki tane bile servis hastası ile ilgilenmiyor. Türkiye’de kimsesiz ve beş parasız mahpusluk bir kadın neden ve nasıl özel hastanede tedavi görüyor? Belli ki poliklinik gerçeğini işlemeyi düşünmeyen dizi, sağlık sisteminin bir ürün olarak satıldığı özel hastaneleri de pamuk şeker gibi anlatıyor, ücretlendirilmelerden asla bahsetmiyor. Hiçbir hasta hastaneye girerken veya çıkarken ödeme yapmıyor. Doktorlar döner sermaye dönsün, kar payı artsın diye bir dolu test istemiyor, önüne gelene serum ya da ağrı kesici yapmıyor. Ayrıca bunu yaparken usta çırak ilişkisiyle el vermeye dayanan, yıllarca çabayla ustalaşılan tip; “özel biri” olduğu için Bahar tarafından harika icra edilerek aşağılanıyor. Bu mesleği iyi icra etmek isteyen insanların emeği görmezden geliniyor. Dahası doktorlar milyon dolarlık evlerde, sadece marina kirası bir doktor maaşını ikiye katlayan limanlardaki demirli yatlarla yaşayıp en lüks arabalara biniyor.

Hekimlik yönünden sınıfta kalan anlatı, uzunca bölümler “kadın sorunu” ile ilgili de çatlamak üzere bir buzda yürüyor. İlk çatlağını da son bölümlerde aldatıldığını öğrenen Bahar’ı avukatıyla görüşürken görüyoruz. (Nedense Türkiye televizyonları son dönemde aldatılan kadın hikayelerine odaklanmış halde. Bunu sunarken de kadın elbette adalet desteği göremiyor, çok zor dönemleri erkek şiddeti ve toplumsal şiddet altında geçirdikten sonra pasif bir şekilde erkeklerin edimleriyle kurtuluyor.) Avukatı Bahar’a eşiyle beraber olan kadını da dava edebileceğini, “yuva yıkan kadın tazminatı” alabileceğini söylüyor. Böyle hukuki bir söylem olmaması bir yana, televizyon yine bir kadına bir kadınla alakalı böyle ayrımcı bir cümle kurduruyor. Üstelik popülist ilişki anlayışına göre bile esas suçlu olan Bahar’ın eşinin adı bile geçmiyor.

Kadınların devamlı şiddet gördüğü, zorla evlendirildiği dizilerimizde “güçlü kadın rolü” tamamen aldatılınca boşanmaya karar veren bir kimlikten tanımlanıyor ve hiçbir problem adaletle çözülmüyor. Üstelik bu sırada kadının boşanmasının tek meşru sebebi olarak aldatılmak her anlatıda dayatılıyor. Başka nedenlerle biten ilişkileri asla göremiyoruz. Başka sebeplerle sadece erkekler boşanıyor: başkasına âşık olmak, bitmiş bir ilişkiden kurtulmak, bir şekilde kadınını korumak… Bu sırada kadın tabii ki ya erkeğin artık ondan gönlü geçerse (Fatih ve Doğu, Kızılcık Şerbeti) ya çok büyük entrikalarla suç işleyerek erkeği mecbur ederse (Şahane Hayatım) ya da mafyatik akrabaları erkek tarafına “ders” verirse boşanabiliyor. (Kızılcık Şerbeti Nursema’nın ilk boşanması). Ama hukuki sistemler bir türlü işlemiyor.